Güzelliği Görebilmek
- Yıldırım Abdullah Dönmez
- 3 Şub
- 5 dakikada okunur
Mutluluk ve huzur imkânlarımızdan ziyade bakış açımız ile ilgilidir. Yaşadığımız şehirde, ailemizde, arkadaşlarımızda, rüzgârın uğultusunda, yağmurun sesinde, yaptığımız işte iyiyi görebilmek… İşte bu, içsel zenginliğin anahtarıdır. Şükürle bakmayı öğrenmezsek gözümüz hep uzakta, daha fazlasında, erişilemeyen hayallerin peşinde olur ve ruhumuz tatminsizliğin dipsiz kuyularında kaybolur. Oysa kanaatkâr bir insan yoksul da olsa hep daha fazlası için koşturan varlıklı bir insandan daha huzurlu olabilir.
İnsan, çoğu zaman sahip olduklarının değerini ancak onları yitirdiğinde anlar. Hayâlî’nin meşhur dizesinde ifade ettiği gibi,
"Ol mâhîler ki deryâ içredir, deryâyı bilmezler."
(O balıklar ki denizin içindedir, denizi bilmezler.)
Niçin hep bir kayıp gerek kıymet bilmek için? Sağlığımız, sevdiklerimiz, zamanımız… Hepsinin değeri elimizdeyken de fark edilebilir. İyiliği görmek isteyen için daima bir ışık vardır; bazen silik, bazen parlak ama mutlaka bir yerlerde yanar. Onu fark etmek bazen zor olsa da insan bunun için gayret etmelidir.
Acıyı, kayıpları, hayatın sarsıcı darbelerini tanıyan biri olarak biliyorum ki iyiye tutunmak zorundayız. Annemi 62 yaşında kaybettiğimde kendimi onunla geçirdiğim 36 yıl için teselli ettim. Daha erken de gidebilirdi, dedim. 6 Şubat depreminde sekiz yakınımı yitirdiğimde, enkazdan kurtulan üç kuzenimi ve afet bölgesinde yaşayan diğer sevdiklerimi düşündüm. Şükrettim. Kaybettiklerimiz yüreğimizde, hatıraları taptaze ama insan yasın girdabında kaybolmak yerine bir çıkış yolu aramak zorunda.
Şükür duygusunun insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerine pek çok bilimsel çalışma yapılmıştır. Bu alanda öne çıkan araştırmacılardan biri, California Üniversitesi’nden Dr. Robert A. Emmons, diğeri ise Miami Üniversitesi’nden Dr. Michael E. McCullough’dur. Her ikisi de yıllardır minnettarlık ve şükran üzerine çalışmalar yürütmekte ve elde ettikleri bulgular bilim dünyasında büyük yankı uyandırmaktadır. Bu araştırmalardan birinde, katılımcılardan belirli bir konuya odaklanarak günlük tutmaları istenmiştir. Daha sonra bu yazılar üç gruba ayrılmıştır: İlk grup, hayatlarında minnettar oldukları şeyleri yazarken; ikinci grup, şikâyet ettikleri konulara odaklanmıştır. Üçüncü grup ise kendilerini olumlu ya da olumsuz etkileyen olayları kaleme almıştır. Çalışma sonunda ortaya çıkan sonuç çarpıcıdır: Şükran duygularını yazıya döken grubun diğerlerine kıyasla daha çok daha az sağlık problemiyle karşılaştığı, daha iyimser ve mutlu hissettiği tespit edilmiştir.
Şükür duygusuna sahip bireylerde ortak olarak gözlemlenen olumlu değişimler ise şu şekilde sıralanmıştır:
Hayata karşı daha güçlü bir iyimserlik ve pozitif bakış açısı,
Neşe ve mutluluk seviyesinde artış,
Geleceğe dair daha umutlu hissetme,
Düzenli egzersiz alışkanlığı,
Daha enerjik bir ruh hali,
Hedeflere ulaşmada daha fazla ilerleme kaydetme,
Uyku kalitesinde belirgin düzelme,
Aile bağlarının güçlenmesi,
Yardımseverlik duygusunda artış,
Daha düşük stres seviyeleri.
Bu bulgular, şükran duygusunun sadece ruhsal iyi oluşu değil, aynı zamanda fiziksel sağlığı da olumlu yönde etkilediğini gözler önüne sermektedir. Minnettarlık, insanın iç dünyasını aydınlatan ve yaşam kalitesini yükselten güçlü bir duygu olarak, günlük hayatın bir parçası haline getirilmeyi fazlasıyla hak etmektedir.
Konuyla ilgili aklıma gelen bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. İtalya’da, 93 yaşındaki bir adam COVID-19 nedeniyle hastaneye kaldırılmış. Birkaç gün solunum cihazına bağlı kaldıktan sonra sağlığına kavuşmuş ve taburcu edilmiş. Hastane ona 500 euro fatura çıkarmış. Yaşlı adam bunu duyunca ağlamaya başlamış. Görevliler, faturayı ödeyemeyeceğini düşünüp onun için üzülmüşler. Ancak adam, gözyaşları içinde şu sözleri söylemiş:
“500 euroyu düşündüğümden değil… Bu yaşıma kadar Tanrı’nın bana verdiği nefesi hiç bedel ödemeden aldım ama yeterince şükretmediğimi şimdi fark ediyorum.”
***
Kusur arayan, ziyafet sofrasında eksik bir baharat bulur. Oysa güzel bakan en sade lokmada bile emeğin kıymetini görür. “Güzelliğin on par’etmez şu bendeki aşk olmasa” diyor ya Aşık Veysel. Bir güzellik onu görebilen varsa değerini bulur. Bir çiçeğin zarafeti ona hayranlıkla bakan bir çift göz varsa değerlenir, bir eserin kıymeti onu hissedebilen bir ruh bulduğunda ortaya çıkar. Öyleyse biz de iyiyi, güzeli fark eden ve ona değer katanlardan olalım. Güneşli hava yerini yağmura bıraktığında “hava bozdu” demek yerine yağmurun güzelliğini fark etmeye, onunla gelen toprak kokusunu hissetmeye, doğanın ona da ihtiyacı olduğunu düşünmeye çalışalım.
İnsanları incitmek ne kadar yanlışsa, en küçük sözden veya davranıştan incinmeye meyilli olmak da iyi bir insanın vasfı değildir. Her sözün ardında olumsuz bir mana aramak, bunu büyütüp dedikodu malzemesi yapmak insanın kalbini daraltır, ruhunu yorar. Oysa bize yakışan güzellikleri görmek, anlayışlı olmak; alınganlık yerine hoşgörüyü seçmek; gönül koymak yerine affetmeyi bilmek; yıkıcı değil, daima yapıcı olmaktır.
İnsanları sürekli eleştiren, onları kıran biri, kendini de mutsuzluğa mahkûm eder. Çünkü kalbi kemiren kötü duygular, içimize attığımız bir zehir gibidir. Cicero’ya atfedilen şu söz bunu ne güzel özetler:
"Birisine kin, nefret, kıskançlık duyuyorsanız zehri siz içiyorsunuz ama onun ölmesini bekliyorsunuz."
Kur’an-ı Kerim’in Hucurât Suresi’nde de şöyle buyrulur:
"Bir topluluk diğerini küçümsemesin; belki de alay edilenler, alay edenlerden daha hayırlıdır… Kusur aramayın, birbirinizi çekiştirmeyin."
İnsan, doğası gereği kendine benzemeyeni ötekileştirmeye ve kendine yakın olanlarla bir araya gelmeye meyillidir. Oysa asıl erdem, farklı olana mesafe koymak değil, onu anlamaya çalışmaktır. Hayatı olduğu gibi kabullenmek, insanı da iyisiyle kötüsüyle, eksikleriyle ve fazlalıklarıyla kabul etmek gerekir. Eleştiri, kişiye değil, onun eylemlerine yönelmeli; ne birini göklere çıkarmalı ne de bir başkasını yerin dibine sokmalıyız. Zira insan ne mutlak iyidir ne de mutlak kötü; hepimiz, hatalarımız ve doğrularımızla bir bütünüz. Bu demek değildir ki herkesle dost olalım. Ancak kimseyi düşman edinmeye de mecbur değiliz. Asıl marifet mesafeyi bilmek ve gönül terazisini dengede tutabilmektir.
İyiyi görebilme çabası vasatı takdir etmek değildir elbette. İnsan hep daha iyisi için mücadele de etmelidir. Ancak var olanla yetinmeyi bilmek de bir zenginliktir. Buradaki ince ayrımın bilincinde olmak gerekir. “Sadece olumluya odaklanıp kötülükleri yok sayalım.” da demiyorum elbette. Hayatın güzelliklerini görebildikçe kötülüklerine karşı mücadele gücümüzün de artacağını ifade etmek istiyorum.
Kur’an-ı Kerim de bize, farklı düşünen insanlara karşı hoşgörülü olmayı öğütler. Zira hüküm yalnızca Allah’a aittir; kimin haklı, kimin haksız olduğuna karar verecek olan da odur. İnsan, sınırlı bilgisiyle yargıç makamına oturmamalı, adaleti ilahi iradeye bırakmalıdır.
Bu gerçeği en güzel şekilde ifade eden ayetlerden biri de Casiye Suresi’nin 14. ayetidir:
"İnananlara söyle, Allah’ın ceza günlerinin geleceğini ummayanları şimdilik bağışlasınlar ki Allah, her topluma kendi kazandığının karşılığını versin."
Bu ayet affetmenin ve sabrın yüceliğini hatırlatırken insanın haddini bilmesini de öğütler. Zira biz ancak kendi vicdanımızın muhasebesini yapmakla yükümlüyüz, başkalarının hesabını görmek ise yalnızca Allah’a mahsustur.
Uğruna yıllar harcadığımız hayaller, elde edildiğinde ne kadar süren bir mutluluk verir? Hazzın gelip geçici olduğunu fark ettiğimizde kalıcı huzur için bakış açımızı değiştirmek gerektiğini de anlarız. Northwestern ve Massachusetts Üniversiteleri'nde yapılan bir çalışma da bunu destekliyor: Piyangodan büyük ikramiye kazanan 22 kişi ile trafik kazası sonucu felç kalan 29 kişi incelenmiş. Söz konusu olayların gerçekleşmesinden bir gün önce ve bir yıl sonraki ortalama mutluluk düzeylerinde her iki grup için de belirgin bir fark görülmemiş. Çünkü mutluluğun asıl kaynağı dış koşullardan değil, içimizde yeşerttiğimiz anlamdan doğar.
Sahip olmak istediğimiz bir şeye ulaştığımızda içimizi bir sevinç kaplar. Kısa süreli bir haz, bir neşe hissederiz. Ancak zamanla bu duygu solmaya başlar. Önce o sahip olduğumuz şeyin heyecanı azalır, sonra belki kusurları göze batmaya başlar. İşte bu duruma psikolojide hedonik adaptasyon adı verilir. Araştırmalar, maddi bir şeyin verdiği mutluluğun etkisinin genellikle 8–9 ay gibi bir sürede azaldığını göstermektedir.
İnsan, hep bir şeylere sahip olarak mutlu olacağını sanır. Ancak asıl mesele sahip olmak değil, olmaktır. Olmak; ruhu iyileştirmek, bakış açısını güzelleştirmek, hayatı derinlemesine yaşayabilmektir. Dışarıdaki eşyaya değil, içimizdeki değerlere sahip olmaktır.
Hedonik adaptasyonun esiri olan kişi, bir hedefe ulaşınca mutlu olacağını düşünür. Ancak o hedefe ulaşır ulaşmaz mutluluk hissi hızla azalır ve hemen yeni bir hedef belirlenir. Bu döngü, kişiyi daima bir sonraki şey için koşturan, sürekli bir şeyleri elde etmeye çalışan ama hiçbirinde uzun süre kalamayan biri hâline getirir. Bu da beraberinde stres, yorgunluk ve tatminsizlik getirir.
Oysa mutluluk, varılacak bir yer değil; yolun kendisidir. Bir şeyin peşinden değil, anlamın peşinden gidenler gerçek huzura yaklaşabilir.
Cemil Meriç'in dediği gibi:
"Nereye gidersen git, bulacağın aydınlık kendi kafanın aydınlığı kadardır."
Yıldırım Abdullah Dönmez


Yorumlar